Ülke Geleceğini İpotek Etmek

(Oğuz Oyan; Birgün Gazetesi, 04.07.2021)

Eğer gerçekleşirse bu Kanal, yarattığı ve yaratacağı devasa toprak ve imar rantlarıyla, İstanbul özelinde ve Türkiye genelinde büyük gelir ve servet transferlerine yol açacak, servet dağılımındaki eşitsizliği de öngörülemez noktalara taşıyacaktır.

Ülke geleceğine konulan ipotekler, ekonomiden siyasete, hukuktan dış politikaya, kadın haklarından çevre ve kent haklarına kadar toplumu ilgilendiren bütün alanları kapsıyor. Yalnızca “İstanbul”u dillendirdiğinizde bile, İstanbul Sözleşmesi’nden gayri-hukuki ve sorumsuz bir biçimde çıkılmasını ve Danıştay’ın da buna hukuk-dışı bir onay vermesini; İstanbul Kanalı denilen rant ve Montrö’yü delme projesinin ısrarla gündemde tutulmasını; “müsilaj” denilen çevre felaketinin tüm Marmara’yı bir ölü denize çevirecek etkilerini düşünmemek elde değil. Bütün bunların ekonomik-toplumsal-hukuksal sonuçları da var. Şimdi artık siyasal sonuçlarının da olması gerekiyor.

İSTANBUL KANALI’NIN KOYACAĞI İPOTEKLER

Adını andığımız İstanbul Kanalı’ndan başlayalım. Bu kanal yalnızca İstanbul ve Marmara açısından bir çevre felaketinin habercisi değildir; tüm Türkiye açısından böyledir, çünkü toplam nüfusun üçte birinden fazlası Marmara bölgesinde yaşamaktadır. Kanal sonrasında, mevcut çevre sorunlarının İstanbul ve Marmara çevresinde bilim insanlarının öngördüğü gibi katlanarak artması durumu gerçekleşirse, yakın gelecekte bu bölge yaşanmaz duruma gelebilecektir. Kentsel nüfusun 20 milyon eşiğini aştığı, su kaynaklarının feda edildiği plansız bir İstanbul megapolü, katastrofik sonuçlar üretmeye yatkın olacaktır.

Daha öngörülebilir olanlarla devam edelim. İstanbul Kanalı, eğer gerçekleşirse, Türkiye’yi çok büyük bir yeni dış borç yükü altına sokacaktır. Yap-işlet-devret (YİD) modeliyle yapılırsa Hazine’nin on yıllar boyu üstleneceği yükümlülükler mevcut YİD’lerin toplamını aşabilecektir. Hazine’nin yükünde artış demek, tüm hanehalkının vergi yükünde artış demektir. İstanbul sakinleri için kuşkusuz ilave yükler (geçiş ödemeleri vs.) pusuda bekleyecektir.

Eğer gerçekleşirse bu Kanal, yarattığı ve yaratacağı devasa toprak ve imar rantlarıyla, İstanbul özelinde ve Türkiye genelinde büyük gelir ve servet transferlerine yol açacak, servet dağılımındaki eşitsizliği de öngörülemez noktalara taşıyacaktır.

Bunun bir başka yüzünde, siyasetçi-yüksek bürokrat hatta gizli/açık sermayedar/komisyoncu kimlikleri artık birbirine karışmış bulunan AKP yönetici elitlerinin bu rantların bir bölümüne doğrudan veya dolaylı biçimlerde el koyma yetenekleri vardır. Tüm ekonomik/çevresel olumsuzluklarına rağmen bu Kanal’ın açılması için bu kadar ısrarlı olunması, ancak paylaşılmış ve paylaşılacak rantların cesametiyle orantılı olmalıdır. Orkestra şefinin Saray’da olmasının bu bakımdan önemi hafife alınamaz; siyasi rejim, bütün ağırlığını Saray üzerinden Kanal’a yansıtabilmektedir; bu ağırlık olmasa, bugünkü kriz ortamında bu projede bunca ısrar olamazdı.

Gene de bu Kanal’ın yapılabilirliği kuşkuludur. Öncelikle finansman sorunlarına çözüm bulunması zor gözükmektedir. Yerli bankalar kredi açmada iştahsız olduğu kadar işin boyutu da kendi çaplarını aşmaktadır. Donmuş krediler sorunu da büyümektedir. Kamu bankalarının aktifleri şişmiştir, aşırı kredi yükü altındadırlar; kaldı ki, 2021 Nisan-Mayıs aylarında 1,1 milyar TL görünür zarar açıklamışlardır; “görünmeyen” zararların bunun oldukça üzerinde olduğu kolayca tahmin edilebilir.

Fakat Kanal’ın mutlaka yapılacağına dair verilen sözler/akçalı angajmanlar o kadar belirleyici olmalıdır ki, İstanbul BB Başkanı İmamoğlu’nun belgeleriyle bir TV programında ortaya koymasına karşın, 3. köprünün bağlantı yollarından birinin üzerine yapılacak ve projelendirilmesi 2006’ya çıkan bir köprü, İstanbul Kanalı’nın ilk ihalesi olarak kamuoyuna pazarlanabilmiştir. Demek ki, Kanal işinin başlatıldığına dair bir algının yayılmasına ihtiyaç büyüktür. Ama elin spekülatif yatırımcısının İstanbul BB’sine kulak vermediğini düşünmek için safdil olmak gerekir. Herkes durumu şimdilik idare etmekle meşgul gibidir. Her durumda iktidarın, seçimlere kadar Kanal projesinde dönülmez noktaya gelecek kadar ilerleme sağlamaya özel bir önem vereceğini ve eğer erken seçime gitmeyecekse en önemli nedenin de bu olacağını varsayabiliriz.

Bu arada CHP Genel Başkanlığı’nın Kanal konusunda İmamoğlu’na çok daha güçlü destek vermesi, gerekirse örgütün gücünü seferber ederek protestoları halka yayması ihtiyacı ve talebi de büyümektedir.

ULUSLARARASI TAHKİM

Muhalefet partileri üzerinden gelen “kredilerin ödenmeyeceği” yönündeki uyarıların da etkisiz olmadığı, iktidarın buna karşılık olarak “söke söke alırlar” tarzı alışılmadık ölçüde dengesiz tepkilerinden anlaşılmaktadır. “Dengesiz”, çünkü “devletin bir numarası”, “milli ve yerli” sıfatları üzerine ördüğü sahte siyasi kimliğini yerle bir etme pahasına geleceğin muhtemel tahkim kurullarında yabancı şirketlerin avukatı rolüne soyunmaktan çekinmemektedir. Bu kadar gayretkeş bir yabancı sermaye yandaşlığı, sadece bu ve benzeri YİD projelerine olan “siyasi bağlılıkla” açıklanabilir mi yoksa bilmediğimiz başka kişisel çıkar ilişkileri mi söz konusudur? Bu konu, ilerde bağımsız adalet sisteminin çözebileceği bir alana girmektedir.

Abartılı geçiş veya yolcu garantileriyle aşırı kazanç güvenceleri verilmiş, dövize endekslenmiş, üstelik doların ABD enflasyonuna göre aşınma payı ilave edilmiş ve uluslararası tahkime bağlanmış YİD›ler, ülke geleceğini ipotek etmenin tercihli araçlarına dönüşmüş durumdadırlar. Bu aşırı taahhütler ile siyasi yetkililerin çıkar ilişkilerinin kesiştiği kanıtlanırsa, uluslararası tahkime bağlı bir finansman anlaşmasına itiraz yolları da açık olacak demektir. Ama böyle bir açık kanıta ihtiyaç da olmayabilir. CHP Genel Başkanı uzun süredir Kanal projesine verilen kredileri tanımayacağını ifade etmektedir. İYİ Parti Genel Başkanı, “tiksindirici/iğrenç” kavramı çerçevesinde uluslararası hukukta uzun zamandır yeri olan ve despotik yönetimlerin yaptığı borçlanmaların reddine yol açabilen bir kavrama gönderme yapmıştır.

Değerli hukukçu Prof. Dr. Rona Aybay, Cumhuriyet’teki 29 Haziran tarihli yazısında, “uluslararası tahkimi öngören bir anlaşmanın, istenci (iradeyi) sakatlayan nedenlerle bozulmasına olanak vardır. Uluslararası hukuk, bu konuda borçlar hukukunun geleneksel nedenleri olan aldatma (hile), yanılma (hata) gibi kavramlara ek olarak temsilcilerin ‘ayartılmasına’, yoldan çıkarılmasına da (corruption) yer vermiştir. Bu tür kusurları olan bir sözleşmeyi bağıtlamış olan kişilerin, duruma göre özel hukuk ve ceza hukuku açısından sorumlulukları da söz konusu olabilir”. Aslında Prof. Aybay, daha önemli bir çelişkiye de dikkati çekmektedir: Tahkim sürecinde duruşmalar taraflar dışında kimseye açık değildir. Oysa “kamu hizmetlerinin görülmesiyle ilgili olarak ortaya çıkan çekişmelerde yargılamanın, tahkime bırakılıp ‘kamudan gizli’ tutulması, affedilmez bir çelişkidir”. Esasen, uluslararası tahkime gönderme yapan Anayasa’nın 125. maddesinin ilk cümlesi, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” şeklindedir. Prof. Aybay’a göre, “yine Anayasa’ya göre herkes yargı mercileri önünde iddia ve savunma hakkına sahiptir (m. 36). Bu hak, ‘üçüncü kişi (müdahil) olarak’ (İYUK m.31) bir davaya katılma hakkını da kapsar. Kamu hizmetiyle ilgili bir çekişmenin, mahkemede değil de tahkim yoluyla çözüme bağlanması, bu hak açısından da kabul edilemez”.

Bu tartışmanın bir de tarihi arka planı vardır. Uluslararası tahkim, 13 Ağustos 1999 tarihli Anayasa değişikliğiyle mevzuatımıza girmiştir. Dolayısıyla AKP ile başlayan-biten bir uygulama değildir. Dış ve iç sermayenin, uluslararası finans kuruluşlarının elbirliğiyle, Meclis içi siyasal yelpazenin neredeyse bütün unsurlarının işbirliğiyle, sermayenin medyasının büyük pompalamasıyla, sözde doğrudan yabancı yatırımları patlatmak üzere yerli kamuoyuna benimsetilmiştir.

Bu düzenlemenin kendisi doğrudan doğruya yurttaşlık haklarının ve ülke geleceğinin ipotek edilmesi anlamına gelmiştir; çünkü ülkenin hukuk alanındaki bağımsızlığına, Danıştay›ın kamu yararını gözetme öncelikli varlık nedenine halel getirmiştir.

Hukukçu/siyasetçi dostumuz İlhan Cihaner’in belirttiği gibi, “uluslararası sömürünün en etkili mekanizması olan tahkim mekanizmasının geriletilmesi kolay olmadığı gibi yeni gelen iktidarların yabancı sermayeyi küstürmek istememesi gibi gerekçeler başarısızlığa yol açabilir. Ancak her şeye rağmen asıl mücadele siyasi alanda ve sahada verilmeli(dir)”. (BirGün, 2 Temmuz 2021).

EKONOMİDE DİĞER İPOTEKLER

Osmanlı Devleti’nin mali sömürüsüne 19. yüzyılda yeni sayfalar ekleyen YİD uygulamasına “hazine bulmuş defineci” gibi atlayan AKP yönetimi, bunu salt neo-Osmanlıcılık özentisiyle yapmış değildir. Bunun daha temel nedenleri vardır:

Ülke kaynaklarının sınırlılığı ile siyasal İslamcı iktidarın görünür büyük yatırımlar yapma ihtirasları arasındaki büyük açıklığın kapatılması, ancak peşin para harcanmadan geleceği ipotek eden YİD’lerle başarılabilirdi. Ama AKP’nin ömrü o kadar uzun olmuştur ki, bu YİD’lerin bütçeler üzerindeki yükü izleyen iktidarlara kalmamış henüz AKP döneminde hızla gerçekleşmeye başlamıştır. Gerçi, “büyük yatırımların Partisi” ve “akıllı finansman modelleri mimarı” algısı ilk başlarda seçim başarıları için bir ölçüde kullanılabilmiştir. Ama gerçek maliyetinin 10-15 katına malolan “şehir hastaneleri” fiyaskoları; havalimanları, köprüler, otoyollar gibi inanılmaz sayıda yolcu garantisine bağlanmış altyapı yatırımlarının içyüzününün topluma ulaştırılması, beklenen siyasi yararların tersine dönmesine de yol açmıştır.

Her inşaat faaliyeti, iktidarın en iyi bildiği alanda at koşturması anlamına gelmiştir. Kısa zamana sıkıştırılmış devasa altyapı yatırımları, büyük yüklenici ve alt-taşeronlar üzerinden, dış ve iç sermayeye çok büyük işler sağlamış, AKP tarzı bir rant yaratma/üleştirme partisinin partileşme sürecini hızlandırmıştır.

Onyıllara sâri garantileri kapsayan YİD’ler, sadece inşaat döneminin değil sonrasındaki uzun dönemin de rant aktarma düzenekleri olarak işlev görmektedirler. Burada, üstlenici/yapımcı şirketlerin açık/gizli tüm ortaklarının ilerde açığa çıkması halinde varolan karanlık ilişkiler de aydınlatılabilecektir.

Burada ayrıntısına girmeyeceğiz ama, Türkiye’nin AKP ile yolculuğuna başlarken 129 milyar dolar düzeyinde olan dış borçlarının bugün 450 milyar dolar düzeyine gelmiş bulunması, ekonominin geleceğine ilişkin en büyük kırılganlık noktalarından biridir.

Kamu, özel sektör ve hanehalkı borçluluğu bakımından da AKP döneminde toplam borçların 2002’de 387 milyar TL’den 2021’in ilk çeyreğinde 8 trilyon 242 milyara çıkmış olması (Hakan Özyıldız), 21 katlık bir artışa işaret etmektedir. Bu yılların ortalama dolar kurları üzerinden hesaplansaydı dahi, 2002’de 282 milyar dolarlık bir toplam borçtan 2021’de 947 milyar dolarlık bir toplam borca çıkıldığı, yani 3,5 katlık bir artışın olduğu görülecekti. Demek ki, AKP iktidarı herkesin daha fazla borçlanmasının koşullarını yaratarak sahte bir refah algısı yaratmış ama dayanılmaz borç yükleriyle de toplumun/ülkenin geleceğini ipotek etmiştir.

TCMB’nın boş rezervlerinin ne denli büyük mali ipotekler doğurduğunu ayrıntılandırmaya ise gerek yoktur. Ülkenin bir yıl içinde çevirmesi gereken dış yükümlülükleri (vadesi gelen borçlar ile cari açıklar) 200 milyar doları aşarken TCMB rezervlerinin tamtakır olması, büyük bir zaaf ve bağımlılık kapısı açmaktadır.

En büyük günah ise 1980 sonrasında neoliberal ekonomik programa angaje olan ülkenin, AKP döneminde bu program dışında kımıldayacak bir alana artık sahip olmamasıdır. Bunun aşılması, ancak neoliberal sistem dışı düzenlemeleri göze alabilen bir iktidar eliyle olabilecektir ki şimdiki olasılıklar arasında pek görünmemektedir.

Ekonomi alanındaki ipotekler siyasal İslamcı partinin kendi iktidarını korumak adına vermeye hazır olduğu ödünlerle birleşince, dış politikada Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlarda ipoteklere teşne bir yapı oluşmaktadır.

SİYASET VE HUKUK ALANLARINDA İPOTEKLER

Bu alanlardaki ipotekler, özellikle Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne (CYS) mahkûmiyet etrafında düğümlenmektedir. AKP Genel Başkanı, TRT’deki 2 Haziran konuşmasında, “Artık parlamenter demokrasi bizim için mazi oldu; millet için de mazi oldu. Türkiye çok partili sistemden huzur bulamıyor” derken, hem bu dönüş yolunun zorluğunu ima etmekte, hem de göstermelik bir muhalefetle gerçekte tek partili bir başkanlık rejimini hedefe koymaktadır. Erdoğan’ın bu hedefi hayalidir ama parlamenter sisteme dönüşün zorluğu gerçektir.

Bugünkü iktidar blokunun Anayasa değiştirme çoğunluğu yoktur (referanduma gitmek koşuluyla 360 oy, doğrudan TBMM’de değiştirebilmek için 400 oy gerekir); ama yarınki olası bir Millet İttifakı iktidarının bu sayılara ulaşması da pek güçtür. Dolayısıyla, en az bir yasama dönemi daha (5 yıl) CYS ile yola devam edilecek demektir. (Meğerki, iktidar ve muhalefet partileri karşılıklı ödünleşmeyle bir değişiklik yolunu açmasın). Dolayısıyla, muhalefetin en önemli vaadi olan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme dönüşün” önünde Anayasa ipoteği bulunmaktadır.

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanlığını aldığında yapabilecekleri, parti genel başkanlığından hatta parti üyeliğinden istifa etmiş tarafsız bir cumhurbaşkanı örneğinin verilmesi, çıkarılacak Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle (CBK) Cumhurbaşkanının (CB) yetkilerinin ve kendisine bağlı kurulların sınırlandırılması, CBK’ların istisna durumuna getirilmesi, TBMM’nin yasama ve denetim gücünün güçlendirilmesi, TCMB ve diğer ekonomik kurulların özerkliğinin sağlanması olabilecektir. Bu kadarıyla da belki bir süre idare edilebilir ama sorumsuz CB’nın bir güç zehirlenmesine uğramaması ve CYS’den samimi olarak vazgeçmek niyetinin terk edilmemesi koşuluyla…

kaynak: BİRGün Gazetesi